Kaldığımız Yerden Devam

Blogumuzla ilgilenen sevgili Edip Dinçer zorunlu askerlik görevinde olduğu için ısrarlara dayanamayarak(!) yazma işini ben devraldım. Biz sonbahar dönemine hızla girip J. M. Coetzee’den “Barbarları Beklerken” kitabını okuyup 26 Ekim 2013 Cumartesi akşamı Kadıköy’de yemek ve içmek eşliğinde tartıştık bile!

Bu ayın kitabı ise Joseph Conrad, “Karanlığın Yüreği (Heart of Darkness)”. Bu kadarla kalsa iyi, üzerine uyarlama filmimiz Apocalyspe Now’ı izleyip yine kitapla aynı adı taşıyan oyunu da oynayacağız. Moderatörümüz Temmuz Ali.

Az ve öz yazımı fotoğraf ve yorumlarla zenginleştirmeleri için kitap dostları dostlarımı davet ediyorum! 🙂

Benden sevgiler,

Pelin

Karanlığın Sol Eli

Karanlığın Sol Eli“Bilim-kurgu”nun en önemli iki ödülü olan Hugo ve Nebulayı kazanarak kısa zamanda türünün klasikleri arasına giren “Karanlığın Sol Eli”, dünyamıza çok benzeyen Kış adlı bir gezende geçer. Bu gezegende yılın en sıcak zamanlarında bile yarı-kutup iklimi yaşanır ve tüm sakinleri çift cinsiyetlidir (androjen). Cınsel kimliğin bir statü ya da güç aracı olarak kullanılmadığı bu gezegende kişiler yılın belli bir döneminde o anki hormonal durumlarına göre erkek ya da kadın olmaktadırlar. Öyle ki, birkaç çocuk doğurmuş bir ana daha sonra başka çocukların babası olabilmektedir. “Arkadaşlık” ve “sevgililik” arasındaki “boşluk” anlamsızlaşmış; insan düşüncesini belirleyen düalizm eğilimi azalmış; insanlığın güçlü/ zayıf, koruyucu / korunan, hükmeden / hükmedilen, sahip olan / sahip olunan… ve benzeri ikiliklerini oluşturan temeller zayıflamış gibidir. Cehaletin, şimdinin, mevcuduyetin ilerlemeden daha gözde olduğu bir gezegendir Kış.
Bir gün Kışa uzaydan bir erkek elçi gelir ve onların da katılmasını istediği bir gezegenler birliğinden söz eder… Elçinin gelişiyle birlikte yerli ile yabancı, erkek ile dişi, benzerlik ile benzemezlik, parça ile bütün arasındaki ilişki ve çelişkiler insanlardaki karşılıklarını bulup yaşamaya başlarlar…
Zihni kapasitesini zorlayan hayeller kurmayı hâla sevenler için…

Uykuların Doğusu

Uykuların Doğusu“Hatta, böyle zamanlarda yastığın hizasından eşyalara doğru bakarken, çoğu kez, insan herhalde uykudan kalkınca hemen uyanamıyor da, bir şeyleri gördükçe, o gördüğü şeyler kadar parça parça uyanıyor, diye düşünüyordum. Masayı görmüşse masa, kitapları görmüşse kitaplar, giysileri görmüşse giysiler, duvarları görmüşse duvarlar kadar uyanıyor, diyordum sözgelimi. Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum. Ardından da, olaya bu açıdan bakıldığından, var olan her şeyi asla aynı anda göremeyeceğimize göre, demek ki uyanmanın hiç, ama hiç mi hiç sonu yok, diyordum.”

“Yalnız bir adam Hasan Ali Toptaş… büyük şehirlerin gürültüsünden ve baştan çıkarıcılığından uzakta roman yazıyor.”
Doğan Hızlan

“Sıradışı bir yazarla karşı karşıyadır Türk edebiyatı. Hasan Ali Toptaş olağanüstü yetenekte bir dil ve kurgu ustasıdır; Türk edebiyatının en güçlü romantik kalemidir. O, geleceğin Türk edebiyatına damgasını vuracak birkaç yazardan biridir.”
Yıldız Ecevit

Gölgesizler

Metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, tıpkı Kafka gibi sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar…

Yazma serüvenini ‘hayatı kelime kelime genişletmek’ olarak adlandıran Hasan Ali Toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. Tam bir yazı ustalığıyla, Türkçenin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak…

Cennet’in oğlu kendini kendi varlığında yok etmişken, gerçekten kadının dediği gibi bir kez daha yok olmuşsa durum kötüydü. Bu işin sonu yavaş yavaş köyün tamamen yok olmasına dek gidebilirdi. Belki köy zaten yoktu da bunu kimse anlayamıyordu henüz; köylülerin hepsi alışmıştı yokun varlığına…

Bu ayki moderatörümüzden mesajımız var;

Asagida bir dahaki toplantiya gelmeden once yapilacaklari yaziyorum. (Daha sonra yeni maddeler ekleyebilirim)
1. Kitap ozeti cikarilacak
2. Kitabin karakterleri tek tek tanitilacak
3. Kitaptan ne anladiginiza dair 1 sayfa kompozisyon yazilacak.
Odevlere not verecegim. Yapmadan gelmeyin. Sinav da yapabilirim.

Gecenin Sonuna Yolculuk

‘Kanla ve özdeyişlerle yazan, okunmak değil, ezberlenmek ister.”
-Friedrich Nietzsche-

Dr. Louis-Ferdinand Destouches ya da Celine (1894-1961), Gecenin Sonuna Yolculuk’u 1932’de yazdı. 1. Dünya Savaşı nın ardından, ikincisine çeyrek kala. Kan kokuyor. Kan, yoksunluk, hastalık, ölüm, sıcak, tuvalet, yara, et, yine de kahkaha…
Biz, tam yetmiş yıl sonra, yeniden indiriyoruz Yolculuk’u kızağından. Adını hiçbir şeyle birlikte anmadan, karşılaştırmalar yapmadan. Bir biçem, bir dil, gecenin sonunda insanlığın en aşağı katmanlanyla bir yüzleşme, bizi içeri, daha içeri çeken, boynumuza parmaklarını geçiren, ısıran, tüküren, hırlayan, ölesiye korkan ve korkutan. Yani yaşayan. Bir kıpırdanma başladı bile, parmaklarımızın ucunda, gözeneklerimizden içeri sızan bir şey var. Böyle bir yüzleşmeye katlanabilecek mi insan?
Gecenin Sonuna Yolculuk’un Türkçe çevirisini Yiğit Bener yaptı, yayımlanmasından tam yetmiş yıl sonra. Ortaya çıkan metni, Celineın Türkçesini, Vüsat O. Bener, Erhan Bener okudu… ve daha birçok kişi. Yaklaşık bir altı yüz sayfa bilediler, sipsivri.

Bundan sonrası geceye ait.
(Tanıtım Bülteninden)

“Mümkünse Önce Karnımı Doyurmak İsterdim!”

İmkansızın Şarkısı’nda Midori, Vatanabe’ye sorar: “Devrim olduğu zaman ikimizi yan yana işkence direğine bağlamasınlar sakın?” Vatanabe cevap verir: “Mümkünse önce karnımı doyurmak isterdim doğrusu.” Nedense bana bu cevap Murakami romanlarının temel sorununu içinde barındırıyor gibi geldi. Okuduğumuz iki kitabın ardından biri bana Murakami’nin bir yazar olarak takıntılarını sorsa, cevabımda “insanın temel ihtiyaçları” kesinlikle ilk sırayı alır. İki elleri kanda olsa da yemeklerini aksatmayan insanlar, önemli misyonların peşindeyken de muhakkak barınacak bir yer bulan insanlar, kaşla göz arasında sevişen insanlar ve bu yemeklerin, barınakların ve sevişmelerin detaylı tasvirleri. Haa bir de ne var? Yediklerimizi boşaltmalıyız. Evet, boşaltım da bir ihtiyaç ve elbette Murakami’nin romanında hak ettiği yeri alıyor. Nakata mesela yegane derdi temel ihtiyaçları olacak kadar basit biriydi ve yiyeceklerini, nerede barındığını ve boşaltım sisteminin nasıl çalıştığını eksiksiz anlattı bize Murakami. Sonra düzenli spor yapan insanlar. Sonra ruhun temel ihtiyaçları. Habire müzik dinleyen, kitap okuyan insanlar. Sanırım Murakami’ye göre insan temel ihtiyaçların ve rutin alışkanlıkların yaratığı.

Haa bir de yazgının elinde kukla Murakami’nin insanları. Ben onun karakterleri kadar rahatça boynunu ipe uzatan karakterler okumadım hiç. Ayrılıksa ayrılık, ölümse ölüm. Öyle yumuşak iniş yapıyorlar ki en korkunç topraklara, temalara. Tabii bu Murakami’nin olduğu kadar Japonlar’ın da genel yaklaşımı olabilir. Adamlar acıyı seviyor bildiğim kadarıyla. Ama bu konuda fazla bir şey söyleyemeyeceğim. Bendeniz Devrim, Japon kültürü hakkında fazla bir şey bilmem de. :/

Son olarak, daha önce pek çok kez tekrarladığım gibi Murakami’yi sevdim ben. Romanlarının pek çok farklı yönlerden yaklaşmaya açık olması, değişik okumalarının yapılabilmesi, okumanın ardından kafada bıraktığı soru işaretleri onu okunmaya değer bir edebiyatçı yaptı nazarımda.

Saygılar

En tatlı moderatörünüz Devrim

Bit Palas

Bir apartmanın hikayesi

1966 yılında, eski mezarlıkların üzerinde yükselen bir semtte Art Nouveau mimari tarzında yapılan, günümüzde ise etraftaki çöp kokusu nedeni ile adı Bit Palas’a dönüşen bir apartmanın, Bonbon Palas’ın hikayesini anlatıyor roman. Önceki romanlarındaki tarih ilgisini bu kez yalnızca apartmanın ilginç ve hüzünlü inşa tarihi ile sınırlı tutmuş Elif Şafak. Ekim devrimi ile terk ettikleri Rusya’dan İstanbul’a gelip bir türlü uyum sağlayamadıkları bu kentten Paris’e geçen, yıllar sonra kendi kaderlerinin izini sürüp yeniden İstanbul’a döndüklerinde Bonbon Palas’ı satın alan ve ömürlerini burada tamamlayan Antipov’ların hayat hikayesi de başlı başına bir roman konusu olabilirdi doğrusu.

Art Nouveau tarzını bilerek seçmiş yazar. Çünkü bu tarz mimarilerde apartmanın her katı bir başka planla yapılıyor.Böylelikle her katta yaşayanların farklılıklarını, insanların aynı mekânda yaşarlarken hiç bir mekana ait de olamadıklarını, o apartmanın katları arasında içte yaşanan kopukluğun dış cepheye de yansıdığını vurguluyor. Dar bir mekanda birbirine benzemeyen, neredeyse birbirlerini hiç kesmeyen hayatlarla karşı karşıya geliyoruz. Sıradan, her yerde karşımıza çıkabilecek türden orta sınıftan bu insanların tek ortak noktası, pencerelerini açmalarına bile imkan vermeyen çöp kokusu ve bir türlü baş edemedikleri hamamböcekleri. Kuaför Cemil ve Celal kardeşler, Mavi Metres, Madam Teyze, Hijyen Tijen, Hacı Hacı gibi apartmanın farklı dairelerindeki karakterleri bilinmeyen bir anlatıcının bakış açısından aktarırken, 7 numaralı dairede oturan erkek karakter “Ben”, birinci tekil şahıs ağzı ile konuşuyor, ve romanın merkezine oturuyor. Ancak asıl roman kahramanı on ayrı sesten konuşan Bonbon Palas…

Bir söyleşisinde; “görünenle görünmeyen, zahiri ile batini arasındaki farkı çok önemsiyorum aslında. Görüntünün altında başka dinamikler yaşıyor. Bütün takıntılarımızı eve saklıyor, göstermemeye çalışıyoruz. Kamusal alanda sakladığımız yüzler var. Ben o görünmeyeni göstermek istedim bu romanda” diyen Şafak, yegane ortak duyuları apartmanın hijyen meselesi olan roman kahramanlarının ilk bakışta farkına varılmayan, kapıların arkasına gizlenen bireysel trajedilerini, okuyuculara o kilitleri açarak izlettiriyor. Görünmeyen ama varlığını hep yakınlarında hissettiren kokunun ardındaki sır da aynı anlayışın ürünü; “Ve o anlamda da çok hüzünlü. Hayata karşı zaferi simgelemesi için yapılan apartman aşına aşına bir çöp yuvasına dönüşüyor. Ev temizdir, tekindir; dışarısı ise tekinsiz ve güvensiz olandır; çünkü dışarısı yabancının alanıdır. Yabancıdan da hiçbir zaman emin olamazsın, her tür kötülüğü oradan beklersin. Bu nedenle eğer bir çöp kokusu varsa, o da muhakkak dışarıdan geliyordur”. Oysa çoğu kez hiç de uzaklarda değildir kötülük…

En iyisi…
Hayatın parçalanmış dokusunun bir metaforuna dönüşen apartman sakinlerinin birbirlerinden kopukluğu, ne yazık ki kimi zaman romanın bütünselliğini de zedeliyor. 1940’lı yıllarda Amerikalı yazar Dos Passos’un ABD’deki hayatın atomize oluşunu sergilemek için kullandığı bu çok karakterli roman biçimi, parçalar bütüne bağlanamadıkları takdirde okuyucu için ayrı ayrı hikayelere dönüşme tehlikesini yaşıyor. Roman kurgusunun bütün bu parçalanmışlığına rağmen hiç kimsenin hayatının birbirinden yalıtılmış olamayacağının farkında aslında Elif Şafak ve romanını “Ben” anlatımı ile toparlamış dağılmaktan, ama yukarıda da belirttiğim gibi dışarıda kalan yerler de yok değil.

“Bit Palas”, Elif Şafak’ın yazarlık kariyerinde bir ilerlemeyi göstermesi açısından sevindirici. Bütün romanları arasında bence en iyisi olmuş… “Pinhan”dan bu yana, yazdığı her metinde dile, dilsel güzelliğe ağırlık veren Şafak, bu kez masalsı söylemden biraz uzaklaşarak hem güncel meseleleri taşımaya elverişli hem de akıcı bir dile ulaşmış. Daha şiirsel değil belki, ama romana daha yakışan bir dili var artık. Terk ettiği eski zaman sözcüklerinin şiirselliğinin eksikliğini ise zengin bir anlatım ve canlı tasvirlerle kapatıyor. Öyle ki, bu tasvirlerde kimi zaman dilin çekimine kendisini kaptırıyor Şafak ve anlatılan kişiler, olay ve mekanlar sanki dilsel bir güzellik arayışının aracı haline geliyorlar. Bir romanda her bir aracın/parçanın aynı zamanda romanın amacı olduğunu düşünürsek eğer, Elif Şafak’ın bu tarz arayışlarının roman yazımına bir soluk getireceğini de söyleyebiliriz.

A. Ömer Türkeş